2015-11-17 18:33:18

Evlilik hiç modası geçmeyecek bir kurum mu?

Evlilik, iki insanın birbirlerine olan sevgilerini resmen açıklamalarıdır. Toplum değişirken bu kurum olduğu gibi kalacak mı acaba?

Evlilik hiç modası geçmeyecek bir kurum mu?

Evlilik nedir? Kavram çok geniştir ve evliliğin "modası geçmiş" mi?, yoksa "temelli geçerli" mi? olduğu konusundaki tartışmada karşılaşılan başlıca sorun, söz konusu kurumun tam anlamıyla ne. olduğu sorusuna kesin bir cevap verilemeyişidir. Aslında evlilik gerçekten bir "kurum" mudur? İşin içindeki zorlukları görmek için, çeşitli toplumlardaki değişik evlilik düzenlemelerine bakmak, yada kendi toplumumuzda yapılabilecek değişik düzenlemeleri düşünmek yeterlidir.

Biçimi ne olursa olsun, her evlilik bir düzenleme, geçici de olsa bir anlaşma gerektirir; ancak, bu düzenlemenin mutlaka yasalar yada toplumsal görenekler tarafından desteklenmesi gerekmez. Hatta söz konusu kişilerin, karşı cinsten iki kişi olması bile zorunlu değildir. Eşcinseller (homoseksüeller) arasında da evlilikler olmaktadır; ama bu gibi durumlarda "evlilik" sözcüğünü tırnak içine almak daha doğru olur belki.

Değişik görevleri olan birkaç düzenleme vardır. En yaygın olanından başlamak gerekirse, İktisadi bir anlaşma söz konusu olabilir: erkek evi geçindirir, kadın ise yemek pişirir, temizlik yapar, çocuklara bakar. Bir başka çift, çocuklar uğruna, onların istikrarlı bir çevre içinde büyülemelerini sağlamak amacıyla birarada kalmaya karar verebilir. İşin içine cinselliğin hiç karışmadığı, ruhsal nedenlerden yani, yakın dostluğa yada karşılıklı rahatlığa dayanan dolayı yürütülen evlilikler görülür. Ayrıca cinsel anlaşmaya dayanan, sadakat beklenen evlilikler vardır. Evlilik anlaşmaları bu kadarla kalmaz elbet; bunlar, birlikte oturmaya karar veren kişilerin ne kadar çeşitli nedenlerle, ne kadar çeşitli anlaşmalar yaptıklarının kısa örnekleri yalnızca,

Bu düzenlemelerle ilgili yasa ve cezalar da soruna oldukça farklı boyutlar kazandırır. Birçok toplumda evlilik anlaşmaları yasalarca desteklenir; ayrıca dinsel, ahlaksal ve toplumsal kurallardan da destek görebilirler. Bunlar hep birlikte ele alınabilir, çünkü tümü de bireyin duyguları yada vicdanı dediğimiz şeyi yansıtırlar. Bazı kimseler "Tanrı huzurunda söz verdikleri" için, bazıları boşanmanın "toplumsal leke" sayılması yüzünden, bazıları ise verilen sözü tutmamanın yarattığı suçluluk duygusundan dolayı kendilerini evliliği yürütmeye zorunlu duyarlar.

Cezalandırmaların bazılarını yasalar yada kurumlar uygulayabilir. Sözgelimi belli bir kilise, boşanmış kişileri yeniden evlendirmeyi yada tapmaya almayı reddedebilir; yada belli bir toplum grupu, kendi göreneklerine aykırı davranışlarda bulunanları dışına iter. Ancak bu tür uygulamalar, ülkenin yasalarının tersine, yalnızca söz konusu birey kilisenin yada toplum grupunun içinde kalmak istiyorsa geçerli ve etkilidir.

Bireyler arasında özel bir anlaşma olduğu zaman bile cezalar söz konusu olabilir. Bu sözleşmeler, bütün öteki sözleşmeler gibi yasalara bağımlı olabilir. Ancak, sözleşmenin içeriğini ve sözleşmeye uyulmazsa ne olacağını bireyler kendileri kararlaştırırlar.

Evlilik sözleşmelerinin ne gibi cezalarla sınırlanması istenebilir? Burada çok önemli iki nokta vardır. Önce, iki kişi birlikte yaşayacaklarsa, İktisadi bir anlaşma yapmaları gereklidir. Bu tür bir anlaşmanın koşulları iki taraf arasında kararlaştırılmalıdır; çünkü belirli hizmetlerin gerçek değerini ancak onlar bilebilir. Sözleşme bozulursa ne gibi bir tazminatın söz konusu olacağı da iki tarafın vereceği bir karardır. Bir kadın mesleğinden vaz geçerek "hayatının en güzel yıllarını" bir adama yemek pişirmek ve onunla birlikte çocuk yetiştirmek için feda ediyorsa, adam durup dururken Güney Amerika'ya kaçarsa, ondan bir tazminat isteyecektir elbet. Öte yandan, mesleğini bırakmamış, çocuk da yapmamışsa, kocası bir iki yıl sonra onu bırakıp giderse, yüklü bir tazminat istemeğe hakkı yoktur; çünkü fazla bir kaybı olmamıştır.

Görüldüğü gibi, kişilerin özel olarak kendi aralarında anlaşmalar yapmalarına izin vermek yerinde olur. Ancak, devlet her türlü sözleşmeyi olduğu gibi özel sözleşmeleri de uygulatmak zorundaysa da, akıldışı olan, aşırı şartlar koşan sözleşmeleri uygulatmaya çalışmamalıdır. Bir erkek, sevgisinin ateşliliği içinde bir kadına, evlendikten sonra onu bırakırsa, bütün malını mülkünü, bütün gelirini vereceğini söyleyebilir; yada bir kadın, sevdiği adamla evlenebilmek için, her şeyi göze aldığından, ayrılırlarsa hiç bir tazminat istememeye söz vermiş olabilir. Bu sözleri yasalarla uygulatmaya zorlamak doğru olmayacağı için, belirli sınırlar konulması gereklidir. Önemli olan, bu tür İktisadi anlaşmalar söz konusu olduğunda, koşulların açık seçik ortaya konması, her iki tarafça da benimsenmesi ve uygulanabilecek gibi olmasıdır.

ikinci önemli nokta, ülke yasalarının da dinsel ve toplumsal yasakların da kişilerin özel olarak yapmak istedikleri anlaşmaların lehinde yada aleyhinde aşırı uygulamalara girişmemeleri gerektiğidir - aşırı haksızlık ve zarar durumları, kişilerin kendi akılsızlıkları yüzünden kendi kendilerinden korunmaları gerektiği zamanlar dışında. Çünkü bu konuda ne söylenirse söylensin, kişilere ne türlü evlilik koşullarının uygun düşeceğini bilemeyiz; devlet yada herhangi bir başka yetki organı, neyin uygun olduğunu bildiğini ileri sürse bile, kendi değer ölçülerini başkalarına zorla kabul ettirmeye hakkı yoktur. Hiç değilse totaliter rejimle yönetilmeyen, John Stuart Mill gibi yazarların ortaya attıkları liberal ilkeleri benimsemiş ülkelerde, kişisel anlaşma ve davranışların, başka kişilerin çıkarlarına zarar vermedikleri sürece kutsal olduğu görüşü benimsenmelidir.

Belirli bir olayda başkalarının zarar gördüğü ileri sürülebilir elbette. Evliliklerin bozulmasından çocukların büyük zarar gördüğü inancı yaygındır. Oysa boşanmanın doğrudan doğruya böyle bir zararı olduğu kesin değildir. Çocukların asıl zarar gördüğü şey evdeki tartışmalardır, eşler arasındaki geçimsizliktir; bunların yanında boşanma olayı, çocuk için bile "ehveni şer" olarak düşünülebilir. Boşanmanın çocuklar üzerindeki kötü etkileri kesinlikle kanıtlanmamış olsa da, belki çocukları korumak amacıyla birtakım yasalar yapmak hakkına sahip olabiliriz. Bazı insanların çocuk yapmaları yasaklanabilir. Ama böylesine doğal bir hakkı herhangi bir insanın elinden almadan önce, en ufak bir kuşkuya yer bırakmayacak kadar emin olmamız gerekir; oysa kesinlikle emin olmaktan çok uzağız.

Bu iki noktanın dışında hemen her şey, insan ruhunun derinlikleri konusundaki düşüncelerimize dayanır. Bunu söylemek, şu yada bu özel düzenlemenin lehinde yada aleyhinde tartışmaktan çok daha önemlidir. Çünkü birtakım toplumsal modaların, teknolojik değişikliklerin gözlenmesiyle elde edilen kanıtların yüzeysel olacağı apaçık ortadadır. Bunlara bakarak, İktisadi zorunlulukların ve dinsel inançların tekeşliliği (monogami) gerekli kıldığı çağdan çıktığımızı, geçici birleşmelerin, çocukların grup tarafından yetiştirilmesinin daha geçerli sayılabileceği bir çağa girdiğimizi, grup tarafından yetiştirilen çocukların zararlı etkilerden uzak büyüdüklerini, doğum kontrolünün kolaylaştığı, kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olduğu bir çağda tekeşliliğin gülünç kaldığını düşünebiliriz. Bu düşünceler ister doğru olsun ister yanlış, herhangi bir yeni sistemin insanlara daha uygun olduğunu, onları daha mutlu kılacağını kanıtlamaz. İnsanoğlu sıkı bir ahlaksal ve dinsel eğitimden, toplumsal şartlanmadan geçirildikten sonra her türlü rolü oynayacak, her türlü düzenlemeyi benimseyecek duruma getirilebilir; asıl sorun bunu yapmanın doğru olup olmayacağıdır. Hiç değilse insanlar, birtakım dıştan konulmuş kurallara korü körüne boyun eymek zorunda olmamalıdırlar.

Freud ve ondan sonraki yazarların' dediklerine bakılırsa, tekeşlilik Batı dünyasının insanları için en uygun olan evlilik düzenidir Bunun başlıca nedeni, iki kişinin ancak bu yolla kendi çocukluklarında yaşadıkları "ev-durumu"nu yeniden canlandırabilmeleri, küçükten beri özendikleri anne babalarının rollerine kavuşmalarıdır. Bunun yanısıra, her iki eş de alışılmış evlilik düzeni içinde öteden beri bilinçli yada bilinçsiz olarak istedikleri bir şeye, yani "ömür boyu yalnızca kendilerine ait olacak" bir başka insana kavuşmuş olurlar. Koruyabilecekleri bir kişiye, kendilerini tamamlayacak "öteki yarı" larına sahip olurlar. İnsanoğlu, düşmanca bir dünyaya ve çeşitli baskılarına birlikte karşı koyabileceği, sorumluluklarını paylaşabileceği bir kişiye ihtiyaç duyar; evlilik düzeni içinde kendilerini böyle birlikte güvenli duyan kişiler arasında daha derin bir sevgi olacağı kesindir.

Buna "sahip olma isteği" deniliyorsa, denilsin. Büyük ve köklü bir sevginin ancak derin bir sahiplik duygusuyla, karşılıklı hak iddia edebilmeyle ve sevgiliden ayrılınca duyulan derin acıyla belirlendiği kesindir. "Grup evlilikleri"nin getirdiği ilişkiler (yani, sekiz on kişinin bir arada yaşaması ve bu kişilerin belirli eşleri olmayıp herkesin grup içinde bir başkasıyla birleşebilmesi ilkeleri üstüne kurulmuş evlilik ilişkileri) bazı kişiler için geçerli, aranılır bir düzen olabilir; ancak grup ilişkileri ikili ilişkilerle aynı değildir. Her ikisinin de yeri ayrıdır: ikili ilişkilerin güçlüğünden kaçan, yükünü yüklenemeyen bazı "ilerici" düşünürler, bu işten toptan vazgeçip sorumlulukları daha geniş bir çevreye yaymak amacıyla grup evliliği ilişkilerini önermişlerdir. Olabilir. Bazı kişiler ancak bu kadarını başarabilirler ve istediklerini yapmaları önlenmemelidir elbet. Ama gerçekten olgun, güvenli ve aklı başında bir kişi, bu tür bir ilişkiyi ömür boyu yürütemez, yalnızca ilk gençlik yıllarında geçirdiği böyle bir tecrübeden ilerde yararlanabilir belki.

Bir eşten bir eşe gezip durmak düşüncesi (keyfimiz istedikçe yada daha akıllıcası, eşlerden birinin yada her ikisinin kişiliğini başka bir ilişki çerçevesinde daha iyi geliştireceğini hissettiğimiz için) bir dereceye kadar geçerli sayılabilir. Ama yalnızca bir dereceye kadar; çünkü böyle bir düşünce, kişiliğin ve sevginin hiç derin olmayan, kolayca atlatılabilecek ilişkiler çerçevesinde gelişebileceği varsayımından hareket etmektedir. Oysa bu varsayım baştan aşağı yanlıştır. Herhangi bir ilişki ruhsal bakımdan yararlı olacaksa, eşlerin birlikte yarattıkları şeyde, kolay kolay vazgeçemeyecekleri sürekli bir değer görmeleri söz konusudur. Bu, bir yuva ve çocuklar olabilir; karşılıklı çıkar ve rahatlık üstüne kurulmuş bir düzen olabilir, anıların ve umutların, acıların ve mutlulukların paylaşılması olabilir. İki insan arasındaki ilişki yalnızca zevki çıkarılıp ders alınacak bir olay değil, sevgi ve anlayış içinde gelişecek, dış tehlikelerden korunacak, sürekli bir olay olmalıdır.

Çocuklar da böyle bir çerçeve içinde gerektiği gibi yetiştirilebilir. Başka sistemler altında sağlıklı, umutlu, topluma yararlı çocuklar yetişemez demek istemiyoruz; ama yakın Freud'cu ilişkilerin, her derin ilişkinin parçası olan güçlü sevgi ve nefretlerin, grup evlilikleri çerçevesinde doğru dürüst çözümlenemedikleri söylenebilir. Grup evlilikleri içinde bu tür derin duygular ya maskelenir, yada grubun uyumunu bozmama çabası içinde, grubun yararına, çıkarına daha uygun davranışlara bırakır yerini. İsrail "kibbutz" larında ve aile kurumunun eski sağlamlığını korumadığı başka bölgelerde yetişen çocuklarda bu durum görülmüştür.

Öte yandan, her erkek ve kadının tekeşliliği değişmez bir kural olarak ele alıp kendini bu tür evlilik düzenine zorlaması gerekmez. Evlilik düzenine katlanamayan yada katlanmak istemeyen bir kişi, konu üstünde iyice düşündüğünde, kabahatin sistemde yada "toplumsal şartlanma" da değil, kendinde olduğunu görebilir. Ayrıca, bu konuda dürüstçe akıl yürütmek de kolay değildir; bir kocaya, yuvaya, çocuklara sahip olmak gibi, yada bir tek kadına gerçek ve derin bir sevgiyle bağlanmak, onun mutluluğunu gerçekten kendi mutluluğundan üstün tutmak gibi "modası geçmiş" istek ve özlemleri olduğunu kabul etmek, günümüz insanına güç gelebilir. Ama ancak kendi kendisine karşı dürüst davranan, gerçekleri olduğu gibi kabul edebilen kişi, hayatta kendisine uygun olan yolu seçebilir.

Öyleyse, sonuçlarsak ne gibi düzenlemeler sürekli kurum olarak yaşamalıdır? İktisadi güvenlik, çocukların bakımı, karşılıklı dostluk, cinsel bağlılık gibi nedenler düşünülerek yapılan düzenlemelerin her birinin ayrı yararlı yanları vardır. Tekeşlilik, en derin ruhsal tatmin olanağını sunmaktadır. Sadakatsizlik tatmin edici olmayan bir ilişkinin yalnızca belirtisi değil, aynı zamanda da nedenidir. Bunu yüzyıllardır belli bir cinsel ahlaka şartlanmış olduğumuz için söylemiyoruz; cinsel davranışların kişinin öteki davranışlarından ayrı tutulamayacağı kesin bir gerçektir; cinsel sadakatsizlik daha geniş kapsamlı bir sadakatsizliğin, her türlü sevgi ve güvene karşı ihanetin belirtisidir.

Geriye, eski günlere dönmek olanaksızdır; bunu yapmağa kalkışmak bile boşunadır, yanlıştır aslında. Kişilerin davranışlarını yasalar yoluyla, toplumsal yasaklar yada vicdani kısıtlamalarla denetleyerek onların özgürlüklerini sınırlandıramayız. Ama insanları, düşünen, kendi kendilerini yönetebilen varlıklar olarak ele aldığımızda, özgürlüğün onlara çok daha büyük yükler yüklediğini unutmayalım. Dış etkilere ve otoritelere boyun eğmek, herhangi bir modayı yada kendi içgüdülerimizi izlemek zorunda olmamalıyız: kendimizi ve çevremizdeki kişileri ciddiye almalıyız yalnızca. Gerçekten mutlu bir evliliğin sürüp gitmesi için yasal ve dinsel zorlamalara gerek yoktur zaten. Güzel bir evlilik, iki insanın elde edebileceği en derin, en doyurucu mutluluktur ve hiç de rastlantı sonucu meydana gelmez. Buna kolayca erişebilenler, çok talihli kişilerdir, ötekiler ise erişebilmek için çaba göstermek zorundadırlar.

Paylaş:
Tags:

Yorumlar

Henüz Yorum Yapılamamış

Yorum Yap