2015-11-16 00:18:12

Erkek iki kadını birden sevebilir mi?

Birçok erkek gizli gizli birden fazla kadının özlemini çeker. Birçoğu da, toplum tek eşlilik ilkesini benimsemiş olduğu halde, bu gizli özlemlerini gerçekleştirmeğe çalışırlar. Aşkın sınırları nelerdir acaba?

Erkek iki kadını birden sevebilir mi?

Batı toplumlarının ideali, bir erkekle bir kadının başka her türlü ilişkiden vazgeçerek bir arada yaşamaları, bu birlikte yaşamanın ölüm onları ayırıncaya kadar sürüp gitmesidir. Evlilik bu ideali cisimleştiren, koruyan, ahlak ve hukuk açısından doğrulayan kurumdur. Toplumun belli başlı örgütlerinin benimsediği, onayladığı tek "birarada yaşama" biçimi evliliktir.

Oysa hepimiz eşlerini aldatan, hiç değilse düşlerinde aldatan erkekler görmüş, tanımışızdır. Bu erkekler eşlerini artık sevmiyorlar mıydı? İkinci kadın yalnızca geçici bir süre için mi akıllarını çelmişti? Yoksa bir erkek aynı anda iki kadını birden sevebilir mi?

Ruhbilimci Wilhelm Reich, sadık olmanın yalnızca karşılıklı mutluluk getirdiği zaman sağlıklı olduğunu savunmuştur: "Yalnızca bir vicdan gereği olarak eşine bağlı kalan kişinin, ruh sağlığı da beden sağlığı da bozulur" der. Oysa kaç erkek mutluluğa erişebilmektedir? Mutluluğa, tatmine erişemediğinden bunlardan vazgeçmesi mi gereklidir? Yoksa gerekli "yardımcı mutluluğu" başka yerlerde aramak hakkına sahip midir? Hatta bu onun kendine karşı görevi sayılabilir mi?

Böyle bir düşünce birçok kişiye ters gelir. Bu görüş açısının sevgi kavramına ters düştüğüne inanırlar. Romantik sevgi ideali içinde yetiştikleri için. Uyuyan Güzel'i uyandıran öpücük ve masalın sonu yani, ölünceye kadar birbirini seven iki kişinin mutluluğu, onları ömür boyu büyülemiştir. Elbette. Uyuyan prenses dünya güzeliydi, onu uyandıran da yakışıklı bir prens! Güzel olmayı, prens olmayı, ölümü yenip sonsuz bir aşkın birleşmesiyle yeniden dünyaya gelmeyi kim istemez?

Ancak, hayal kırıklığı acıdır.

Güzel güzelliğini kaybedince, prensin gözü onu görmez olur, ama güzelliği aramaktan vazgeçmez; bir öpücükle gerçeğe dönüştürmüş olduğu düşün özlemi, onu ayı mucizeyi yeniden, başkalarıyla denemeğe iter. Yeniden prens olmak, yeniden büyülenmek, yeniden güçlü, iktidarlı olmak ister; bu isteklerini de ancak başka bir kadını sevmekle gerçekleştirebilir. Aşkın sonsuzluğu masalını dinleyerek büyümüş olanlar, hala inanabiliyorlar mı acaba bu masala? İstikrarlı, sürekli "tekeşlilik" (monogami) düzeni üstüne kurulmuş olan batı toplumunu sarsıntılardan korumak için uydurulmuş, bize özgürlüklerimizden vazgeçmemizi öğütleyen masallardan biri değil mi bu da?

Batı toplumunun temeli ailedir

Çocukların büyütülmesi için istikrar sağlayan bir birim. Ama bu koruyucu birim, erkek için korkunç bir kısıtlama, ateşten bir gömlek haline gelebilir. Annenin, yavrularını her ne pahasına olursa olsun koruma içgüdüsünün sonucu, aileyi yuvada bir arada tutmak için gösterdiği çabadır. Oğlu, büyüyüp evlendiğinde onun boyunduruğundan kurtulur, ama delikanlıyı büyüleyen o tatlı kız da, zamanla onun elini kolunu bağlamağa uğraşan bir kadına dönüşür. O zaman erkek bir kez daha kaçmağa çabalar.

Tuğrul ile Ayşe birbirlerine delicesine aşıktılar. Her gün, yepyeni harika bir serüvendi onlar için. Birlikte bir yuva kurmayı, karşılıklı anlayış ve mutluluk içinde yaşamayı düşlüyorlardı. Evlendiler. Çok kısa bir süre içinde hayatları monoton, hatta sıkıcı bir hal aldı.

Tuğrul, ailesini geçindirmek için çok çalışmak zorundaydı. Evde yemek saatleri kesindi. Çok geçmeden sevişmeleri bile kesin saatlerle belirlendi. Tuğrul'un hayatında heyecan diye bir şey kalmamıştı. Ayşe dır dır etmeğe başladı. "Ne biçim babasın sen?" "Gene geç kaldın". "Hadi, hadi kalk artık. Kahvaltı hazır. Akşam yemeğe geç kalma, ha! İşten sonra arkadaşlarla iki kadeh atmak da neymiş? Tatil günü değil bugün. Ha, aklıma gelmişken söyleyeyim, Cumartesi akşamı Macide teyzem gelecek!" Bütün bunları daha önce birçok kez işitmişti Tuğrul. Annesi de babasına tıpkı böyle dır dır ederdi. Kapana kıstırılmış hissediyordu kendini.

Tuğrul kendisine, bir zamanların neşeli, taşkın, birazcık da romantik delikanlısına ne olduğunu bilmiyordu. Ayrıca o tatlı, yumuşacık sevimli karısı Ayşe'ye de birşeyler olmuştu. Kişiliğini yitirmekte olduğuna, artık bir koca, bir baba, bir ev geçindiriciden başka bir şey olamayacağına inanmaya başlamıştı. Çalıştığı yerde aylığını artırmışlardı, yakında daha iyi bir göreve getirilmesi söz konusuydu. Ama gerçekten bir önemi var mıydı bunların? Bu çemberden kurtulmak istiyordu.

Bir sabah trende Suzan'a rasladı. Yerini verdi ona, sonra bir başkası indiğinde yanına oturdu. Evet, bu kalabalık saatlerden kız da nefret ediyormuş; her sabah saat sekiz buçukta, akşamları da altıda biniyormuş trene. Aynı istasyonda indiler, bir iki dakika aynı yönde yürüdüler. Ertesi gün yeniden karşılaştılar, sonraki gün gene... Derken Tuğrul her sabah Suzan gelinceye kadar peronda beklediğini farkederek bir yandan utandı, bir yandan da içinde bir heyecan duydu.

Suzan ile sağa sola gitmeye başladılar. Tuğrul suçluluk duyuyordu, ama iç sıkıntısı, umutsuzluğu geçmişti. Çocuklarla uzun uzun oynuyor. Ayşe’ye sevgi gösterilerinde bulunuyordu. Kocası yeniden kendisiyle meşgul olmaya başladığından Ayşe de canlanmış, güzelleşmişti. Tuğrul işinde de daha başarılıydı artık. Patronu çalışmasından çok memnundu. Öylesine enerji doluydu ki, her zamanki işlerini yarım güne sığdırabilecek gibiydi. Daha yüksek bir göreve atanacağı açıklandı. Yapacağı tek şey, bir süre gece kurslarına devam etmekti. Böylece Suzan'ı akşamları da görmek fırsatı geçmişti eline.

Yüksek göreve atanması demek, sık sık yolculuğa çıkması, arada geceyi evden uzak geçirmesi demek oluyordu. Suzan ile eskisinden de çok buluşmaya başladı. Artık iki yuvası olduğuna inanıyordu. Mutluluğunu buruklaştıran, ama hiç de azaltmayan bir suçluluk duygusu vardı içinde.

Derken, bir gece Tuğrul Suzan'a telefon ederek kararlaştırdıkları gibi bulaşamayacaklarını, çünkü küçük oğlu Çan'ın hasta, Ayşe'nin de sinirli ve üzgün olduğunu
söyledi. Bunun üzerine Suzan kendi haklarını kafasına kakmağa başladı. Tuğrul ne yaptığını sanıyordu? Onun birtakım sorumlulukları olduğunu Suzan da biliyordu; ama ya kendisi ne olacaktı? Ölünceye kadar ikinci planda mı kalacaktı? Ona karşı da görevleri yok muydu Tuğrul'un? O sevişmekten başka şey düşünmeyebilirdi, ama kendisi düşünüyordu; yirmibeş yaşına yaklaşmaktaydı artık, düzenli bir yaşamı, yuvası, çocukları olsun istiyordu.

Suzan Tuğrul’u kesin kararını vermesi için sıkıştırdı. O da kararını verdi. Suzan’dan vazgeçerek asıl sevdiğinin Ayşe olduğuna inandırdı kendisini. Bu kararı verdikten sonra rahatladığını duydu. Gerçek aşk eninde sonunda kazanır derler ya... Ama gerçek aşk hangisiydi?

Tuğrul'un geçmişini, güdülerini inceleyen bir ruh hekimi, onun yakınlaştığı her kadında sevgi-nefret ilişkisini yenilediğini, bu nedenle kendisini kapana kıstırılmış gibi duyduğunu söyleyebilir. Anasından ve onun çocukluğunda kafasına yerleştirmiş olduğu değer ölçülerinden kurtulmak için göstermiş olduğu çabalara karşılık hala ondan kaçmaktaydı. Bir yandan da büyüyüp yetişkin insan olmaktan korkuyordu. Çevresini baskı altına alan annesinden kaçıp, Ayşe ile evcilik oynamaya kalkışmıştı. Güvenli, ama sıkıcı yuvasından, anasının boğucu sevgisinden kaçmış olduğunu sanıyordu. Ama farkında olmadan tıpkı annesine benzeyen bir kadın seçmişti. Yada, yine farkında olmadan, Ayşe'yi o istemeden ihtiyaç duyduğu despot kadın haline getirmişti.

Ayşe’nin annesi de evde kocasını baskı altına almış bir kadındı. Tuğrul ile Ayşe'nin farkında olmadan evliliklerinde tekrarladıkları ilişki, çocukluklarında kendi ana babalarında gördükleri ilişkinin aynıydı. Onları birbirlerine bağlayan sevgi, karşılıklı cinsel çekim ile her ikisinin de çocukluklarında öğrendikleri ve bir türlü aşamadıkları oyunu birlikte oynayabileceklerine olan bilinçaltı inancın bir karışımıydı. Tuğrul aynı oyunu Suzan ile de tekrarlamıştı, zamanla başka kadınlarla da tekrarlayabilirdi.

Bu hikayenin kötü kişisi yok aslında. Tuğrul’un çevresine baskı yapan annesine bile suç yüklenemez. Ayşe gibi, Suzan gibi, o da kendisini güvenli hissetmek için sevdiklerine sıkı sıkıya sarılmak gereğini duyuyordu; değer ölçülerini ise toplum yapısı belirlemişti.

Tugrul ile Ayşe gibi duygusal sorunları olan çiftler, aslında hepimizin paylaştığı çatışma ve çelişkileri daha büyütülmüş biçimde yaşamaktadırlar. Toplumun yetersiz kaldığı ve düzeltilmesi gereken yanları ile kişisel çıkmazlar arasındaki yakın ilişkiyi karışık bir biçimde gözler önüne sermektedirler. Pek çok insan kendilerini sonsuz bir sevgisizlik içinde güvensiz ve yalnız duydukları için ruh hekimlerine başvururlar. Öte yandan, kendilerine güvenleri olmadığı için başkalarını sevmekten de çekinirler. Çocukluklarında geleneklere bağlı bir ana-babanın bunaltıcı sevgisinden başka şey tanımış olsalardı, başkalarını sevebilmeleri daha kolay olurdu kuşkusuz. Kendilerini görenekleri hiçe sayacak kadar güçlü ve güvenli duyanlar, hayattan çok güzel şeyler bekleyebilirler.

Pertev, Jale ve Selma bir üçlü olarak bir arada yaşamaktan büyük bir duygusal özgürlüğe kavuştukları inanandaydılar. Pertev kendine güveniyordu: çünkü iki ayrı kadın tarafından seviliyor, kadınların ikisi de onunla birlikte olmak istiyorlar, ayrıca aralarında iyi geçiniyorlardı. İki kadın birbirinden çok farklıydı; Pertev her biriyle kişiliğinin bir başka yanını ortaya koymak fırsatını buluyordu. Niceliksel açıdan kendisini iki kadın arasında pay ettiğini, sonuç olarak her ikisinin de ondan alabileceği şeylerin azaldığını düşünmüyordu; çünkü birine kişiliğinin belirli bir yanıyla verebildiği şeyleri, ötekine zaten veremeyecekti. Pertev eskisinden çok daha büyük bir doyum ve mutluluk içindeydi. İki kadınla birlikte olmaktan, her biriyle tek tek bir arada olmaktan daha çok hoşlanıyordu.

Söylediklerini her iki kadın da doğruladılar. Pertev’in önceki sevgilisi olan Jale, Pertev ile olan ilişkilerinin genç adam Selma'ya aşık olduktan sonra daha da güzelleştiğine inanıyordu. Aralarındaki uyum daha iyiydi, ikisi de daha cömert, daha az tutuk olmuşlardı. Selma da sevgilisini paylaşmakta bir sakınca görmüyordu. Bütün bunlara karşılık, üçü birarada yaşamayı bir yıl bile sürdüremedi. Alışılmış ilişki biçimlerine uymak güdüsü baskın çıktı sonunda. Ayrıca toplumsal baskılar da gittikçe artmaya başlamıştı.

Geriye baktıklarında her üçü de olaydan çok şey öğrendiklerini, yeni bir sevgi biçimi denemiş olmakla kazandıkları yeni perspektiflere çok değer verdiklerini söylediler. Ancak, her biri böyle bir tecrübeyi bir kez daha yaşayamayacağını anlamıştı.

Bu tür denemeler, sırf değişik oldukları için nörotik yada "hasta" olarak nitelendirilebilirler. Gerçekten, Pertev'in çocukluğunda annesiyle oldukça ters bir ilişkisi olmuştu. Savaş sırasında babası deniz aşırı cephelerde bulunduğu sürece, annesiyle yalnız yaşamıştı. O sırada küçük bir çocuk olduğu halde, "evin erkeği" sayılmıştı. Sonra babası dönünce bu üstünlüğünü kaybetmiş, kendisini geri plana itilmiş hissetmişti. Bunun üzerine küçük kızkardeşine yönelerek bütün sevgisini ona vermişti.

Büyüdükten sonra Jale ve Selma ile kurduğu ilişki çocukluğundaki örneğin bir tekrarıydı. Ama bu kez savunmasız duruma düşmemeye dikkat etmişti. Daha yaşlı olan Jale annesinin, Selma da kız kardeşinin yerini almış, kendisi ise hem baba hem oğul olmuştu.

Pertev iç çatışmasını anlayıp kendi kendiyle uzlaşacağına, bu çatışmayı ikiye ayırmayı tercih etmişti. Bulduğu çözüm yolu ise, toplumca benimsenmiş sevgi ve evlilik kavramlarına aykırı düşüyordu. Bir ruh hekimi onun çevresine uymayı başaramadığını ileri sürebilir; ama onun bu çevreyi kendine uydurma çabasını nörotik olarak nitelendirmek, sorunu çok dar bir açıdan yorumlamak olur.

Batı toplumunun romantik aşk kavramını artık geride bıraktığını mı gösterir bu? Ruhbilimcilerin ileri sürdüğü yeni bir ideal var artık: seven kişi olgun bir insansa, kendi kendine yetebilir. Bağımsızlığını korumak ister ve sevgilisiyle cinsel birleşme dışında, ayrılmayacak biçimde birleşmeye ihtiyacı yoktur. Sevdiği onu bırakır gider, yada ölürse üzülür elbet, ama yine de hayatını doğru dürüst sürdürebilir. Bireysel değerler üstüne kurulmuş, aklı başında bir toplumda geçerli olabilecek sevgi budur. Ancak, uygulanması öyle pek de kolay değildir. Ne Tuğrul tam anlamıyla başarabilmiştir bunu, ne de Pertev. Her ikisi de bunun duygusal açıdan olabileceğini anlamışlar, ama gerçekleştirebilecekleri toplum biçimini bulamamışlardır.

"Sevgi" öylesine çok anlamı olan bir sözcüktür ki, her topluma uyan bir tanımını yapmak olanaksızdır. Erkeklerin birkaç kadınla birlikte yaşadıkları kabilelerde, sevgi’nin anlamı batı toplumunda yaşanan ve geçerli olan sevgi kavramıyla aynı olamaz herhalde. Ama yine de sevgidir. Birçok kişi kabul etmez bunu; çünkü çocukluklarından beri kendilerine belletilen katı kuralların, ölçülerin etkisinden kurtulamazlar. Oysa hiç bir toplum ideale erişmiş değildir ve geçerli olan değerler her zaman eleştirilebilir. Bazı kişiler ise başka toplumların benimsediği kadın-erkek ilişkisi kurallarına gıptayla bakmakta, onların daha iyi. daha mutlu bir ilişki düzeni kurmuş
olduklarına inanmaktadırlar. Romantik aşkın birtakım yapma ilişkiler yarattığını düşünmekte, daha iyi daha gerçek, hem duygusal güvenlilik hem de derin bir doyum sağlayabilecek bir şeyler aramaktadırlar.

Olasılıklar nelerdir? Kadın-erkek arası birleşmeler hem geniş temeller üzerine oturtulup hem de söz konusu kişilerin sahip olma güdüsü alt edilebilir mi? İki kişiden başkalarını dışarda bırakan ilişkiler, eninde sonunda kaybetme korkusunu yaratır ve bu korku, ilişkinin kurulmasına yol açan sevgiyi öldürebilir. Çokeşli (poligam) bir ilişki, bu kısır döngüyü ortadan kaldırabilir. Ama böyle bir ilişki kuran kişilerin herbirine duygusal bir mutluluk ve güven sağlayabilir mi? Erkek iki kadını birden sevebilir mi?

Kişiyi yıpratmadan doyuran, bağımlılık istemeyen, kıskançlık ve sahip olma duyguları uyandırmayan bir sevgi, gerçekten ideal bir sevgi olurdu. Bir çok erkek, birden fazla kadının sevgisine sahip olma özlemi içindedir ve bir çoğu bu düşlerini gerçekleştirmeye çabalar. Oysa, birden fazla aşk ilişkisine girişenlerin çoğu, önceden kafalarına yerleştirilmiş olan değer ölçülerinden kurtulamadıkları için başarısızlığa uğrarlar yada mutluluklarını ancak kısa bir süre yürütebilirler. Kurdukları ilişkiler kıskançlık ve suçluluk duygularıyla yıpranır. Erkeklerin birkaç kadına sahip olduğu eski günlere dönmek olanaksızdır; içlerine işlemiş değerleri hiçe sayıp, çokeşli düzen içinde yaşayan toplumları taklit edemezler. Güzel kızlarla dolu bir hareme sahip olmak her erkeğin kurduğu bir düştür. Ama kişiler kendi ilişkilerini düzeltmek ve değiştirmek isteseler de, toplumun yapısı bu isteği gerçekleştirmelerini önler.

Bir erkeğin iki kadını birden sevebilmesi için yeni değer ölçüleri gereklidir; yalnızca söz konusu kişi için değil, içinde yaşadığı toplum için de.

Paylaş:
Tags:

Yorumlar

Henüz Yorum Yapılamamış

Yorum Yap